
Çocukluk Dönemi Mastürbasyonu
Çocukluk Dönemi Mastürbasyonu Nedir?
Ergenlik öncesi dönemdeki çocukların genital bölgelerini uyarmaları ve bu sırada terleme, kızarma, sık nefes alma gibi belirtiler göstermesi çocukluk dönemi mastürbasyonu olarak adlandırılır. Çocukluk dönemi mastürbasyonu, ICD-10’da çocuklukta ve ergenlikte başlayan diğer davranışsal ve duygusal bozukluklar başlığı altında yer almaktadır. Çocuk doğduğu andan itibaren sakinleşme ve rahatlama ihtiyacı hisseder. Bu ihtiyacını yaşamının ilk yıllarında anne memesi ya da biberonla gidermektedir. Çocuk gelişim dönemlerine bakıldığında 3-4 aylıkken cinsel organlarını keşfeden çocuk, 6-7 aylıkken cinsel organları ile oynamaya başlar. Bebekler 10-11 aylıkken cinsel organlarıyla oynayarak kendilerini uyarırlar. 2-3 yaş civarında çocuklar kendi bedenlerini keşfetmeye yönelirler. Tesadüfen cinsel organını elleyerek ya da sürterek tamamen fizyolojik sebeplerle bir haz duygusu yaşar. Çocukların yaşadıkları haz duygusu yetişkinlerdeki cinsel düşünce ve hayallerden arınmış bir duygu olarak gerçekleşir. Erotik düşlemler içermez. Çocuğun yaşadığı haz duygusu ona rahatlama hissi verdiği için kendi parmağını emmesinden farklı bir durum değildir ve insan biyolojisinin bir gerçeğidir. Çocuk yaşadığı haz duygusunu tekrarlamak ister. Tesadüfen başlayan bu süreç, çocuğun cinsel organıyla oynamasıyla bir çeşit kendini tatmine döner. Böylece kendisini uyarır. Bebeklik döneminde başlayan mastürbasyonun cinsel bir anlamı yoktur. Annelerin gözlemlerine göre çocuklar daha çok yalnızken ve kendileri ile ilgilenilmediğinde mastürbasyon yapmaktadırlar. Mastürbasyon olgularına en sık eşlik eden olgular ise tırnak yeme (onikofaji), sinirlilik, diş gıcırdatma ve sıkıntı olarak sıralanmaktadır.
Çocukluk Dönemi Mastürbasyonunun Nedenleri Nelerdir?
- Çocuk bazı yoksunluklarını mastürbasyon yaparak gidermeye çalışır. Bu yüzden haz kaynağını rahatlama ve sakinleşme amacına yönelik tekrar tekrar kullanır.
- Çocuğun beslenmesi ve sağlıklı bir birey olarak yaşam sürmesi üzerinde anne sütü alımı, bakım verenin varlığı oldukça önemlidir. Yapılan araştırmalar sütten-memeden erken kesilen çocuklarda, çok az anne sütü alan çocuklarda çocukluk dönemi mastürbasyonu sıklığının daha fazla olduğunu göstermiştir.
- Çocukluk mastürbasyonu en çok kucağa alınmayan ve sevgi gösterilmeyen çocuklarda rastlanır. Yine birçok konuda olduğu gibi çocuğun ailesinden yeterli ilgiyi görmemesi de bu durumda etkili olmaktadır.
- Genital ilgi, kendi bedenine ve organlarına yönelik keşif, sağlıklı gelişimin bir parçasıdır. Ama aşırı mastürbasyon dikkat edilmesi gereken önemli bir konudur.
- Zorlu yaşam olayları çocuklarda mastürbasyon davranışın gözlenmesine neden olmaktadır. Aileye yeni bir kardeşin katılması, anne ve babanın tartışmaları, boşanmalar, aile içi ilişkinin bozulmasına, çocuğa yönelik ilginin azalmasına sebep olur. Özellikle aileye yeni katılan bir kardeş çocuğa yönelik var olan ilgiyi azaltır. Sevgi konusunda yoksunluk çeken çocuk mastürbasyon sıklığını daha da arttırabilir. Çocukluk dönemi mastürbasyonu olan birçok bebekte-çocukta bu durumların tetikleyici olabileceği yapılan araştırmalarda saptanmaktadır.
- Travmatik yaşantılar da çocukluk dönemi mastürbasyonunun sebeplerindendir. Özellikle okul öncesi dönemde tacize uğrayan çocukların sık mastürbasyon yaptığı saptanmıştır.
- Dar pantolon giyme, idrar yolu enfeksiyonları, paraziter hastalıklar, kaşıntı yapan enfeksiyonlar gibi durumlar yine çocukluk mastürbasyonunun nedenleri arasındadır.
- Aile içinde, evdeki sınır konularına dikkat edilmemesi de bu durumun etkenleri arasında olabilir.
Çocukluk Dönemi Mastürbasyonu Tedavisi
Çocukluk dönemi mastürbasyonunun tedavisinde anne babayı ve bakım veren kişiyi bilgilendirmek oldukça önemlidir. Anne babanın çocuğun yaptığı mastürbasyona vereceği tepkiler sorunun gelişiminde oldukça etkilidir. Çocuğuna kızan anne babaların davranışları çocukta kaygıya yol açacağı için mastürbasyon sıklığını azaltmak yerine daha da arttırmaktadır. Anne babalar çocuğuna yaptığı davranışın farkında oldukları izlenimini vermelilerdir ama çocuğa karşı herhangi bir ceza ya da suçluluk duygusu yaşatacak davranışta bulunmamalılardır. Çocukları uyararak yapmamasını istemek bu süreçte etkili bir yöntem değildir. Çocuğun mastürbasyon sıklığını azaltmak için onun ilgisini başka bir yöne çekmek gerekir. Anne baba arasındaki ilişki gözden geçirilmelidir. Altta yatan başka sebepler varsa araştırılmalıdır. En uygun strateji davranış ortaya çıkmadan hemen önce bu davranışı unutturacak yeni seçenekler sunmaktır. Çocuğa bakım vermek sadece onu beslemek değildir. Çocuğun duygusal, dokunsal ihtiyaçları karşılanmalıdır. Çocuğa daha fazla ilgi gösterilmesi ve birlikte oyunlar oynanması önemlidir.
Yapılan araştırmalar mastürbasyonun başlama yaşı ile tedavi için polikliniğe başvurma arasında geçen zamanın yaklaşık 24 ay olduğunu bizlere göstermiştir. Mastürbasyon toplumumuzda halen tabu olarak görülmektedir. Aileler bu konuyu görmezden gelmekte ya da çevrelerinden gizleme eğilimi taşımaktadırlar. Çocukluk dönemi mastürbasyonu tedavisi olmayan bir hastalık değildir. Mastürbasyon her şeye rağmen sıklaşıyor ve devam ediyorsa ailenin profesyonel destek alması şarttır. Denizli Kuğu Psikoloji Merkezinde Uzman Psikolog Bahar Bozbıyık Bilişsel Davranışçı Terapi yöntemleriyle çocukluk dönemi mastürbasyonu tedavisinde etkin sonuçlara ulaşmaktadır.
Detaylı Bilgi
Sınav Kaygısı
Sınav Kaygısı Nedir?
Sınav kaygısı, bir sınav öncesi ya da sırasında sınavın olası olumsuz sonuçlarına odaklanarak ortaya çıkan duygusal, fizyolojik ve davranışsal tepkiler olarak tanımlanmaktadır. Sınav kaygısı pek çok öğrenci tarafında yaşanılabilir. Sınav kaygısının sınav performansı, akademik başarı, motivasyon, iyi oluş haline yaptığı olumsuz etkiler birçok çalışmada gösterilmiştir. Genelde öğrenciler sınav başarısını gelecekteki mutluluğunun ve başarısının tek ölçütü olarak görmektedir. Fakat bu ve benzeri sınava ve olası olumsuz sonuca dair olan yanlış inanışlar sonucunda kişi gerçek performansını gösterememektedir. Bunun yerine sınavlara geçilmesi gereken aşamalar olarak bakmak gerekir.
Araştırmalara göre üniversite sınavına girecek bir öğrencinin yaşadığı kaygının ameliyata girecek bir cerrahın yaşadığı kaygıdan çok daha fazla olduğu bulunmuştur. Ayrıca kadınların erkeklere oranla daha çok sınav kaygısı yaşadığı da yine yapılan araştırmalar sonucu ortaya konmuştur. Araştırmacılar bunun sebebini kadınlara eğitim görebilmeleri için daha az şans verilmesi olarak yorumlamışlardır.
Sınav Kaygısı Belirtileri
- Sınav ve sınavın olası olumsuz sonucuna ilişkin düşünce, inanç ve yorumlara aşır odaklanmak. Bunlara sınav kaygısının bilişsel bileşenleri olarak da adlandırılır. Örneğin:
“Her şeyi unutacağım.”
“Sınavı yetiştiremeyeceğim.”
“Yapamayacağım”
“İstediğim yeri kazanamayacağım.”
“Ailemin yüzüne nasıl bakarım.”
“Öğretmenlerim bana çok güveniyor. Onların güvenini başa çıkarmamalıyım.”
“Arkadaşlarım salak olduğumu düşünecek.”
- Sınavlara hazırlanırken iştahsızlık, uykusuzluk, gerginlik gibi birçok bedensel rahatsızlıkların olması. Bu rahatsızlıklar sınava hazırlanmayı zorlaştırmakta ve başarıyı olumsuz yönde etkilemektedir. Bedensel tepkileri kontrol etmek sınav hazırlığını kolaylaştıran bir süreçtir.
- Dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon zorluğu yaşanması. Konsantrasyon problemi yaşayan gençler çevrelerinde olan bitenden fazlasıyla etkilenip en küçük uyaranda bile dersten uzaklaşabilirler. Dikkat dağınıklığı düşünce akışını yavaşlatır. Düşünce akışının yavaşlaması çalışmayı ve sonucunda gelecek başarıyı yönde olumsuz etkiler.
- Ellerin titremesi, kalbin hızlı hızlı çarpması, mide problemleri sınav kaygısı yaşayan öğrencilerde görülen fizyolojik belirtilerdendir.
Sınav Kaygısının Nedenleri
Sınav kaygısının nedenlerini bireysel ve çevresel faktörler olarak iki başlık altında toplayabiliriz.
- Bireysel faktörler
- Mükemmelliyetçilik
- Önceden yaşanan başarısızlıklar
- Kimlik ve bireyleşme: sınava ailecek giriyorum algısı
- Gerçekçi olmayan hedefler
- Kendine güven
- Planlama ve zamanı etkin kullanamama
- Çevresel Faktörler
- Rekabetçi ortam
- Sık değişen sınav sistemi
Sınav kaygısında sınav değildir kaygıya sebep olan. Sınava ve olası sonuca yönelik olumsuz düşüncelerdir. Bu düşünceler kişide kaygıya sebep olur. Kaygı ile birlikte sempatik sinir sistemi devreye girer ve kaygının fiziksel belirtileri yaşanır terleme, titreme, mide bulantısı dikkat dağınıklığı gibi. Bu belirtiler kişinin davranışlarını etkiler ve ders çalışmaz, çalışmayı sürekli erteler, eğer sınavda ise sınavı yarıda bırakıp çıkar, soruyu yanlış okur ya da işlem hatası yapar. Ama tabi asıl istediği ve bütün bu sürece sebep olan ders çalışmak ve sınavda beklediği sonucu almaktır. Fakat bir tetikleyici ile (bir sorunun cevabını hatırlayamama, sınav için okul bahçesinde bulunması vb.) kişinin kontrolü dışında sınava yönelik olumsuz düşünceler oluşur. Bunlar sempatik sinir sisteminin harekete geçip korktuğu durumların başına gelmesine neden olur. Sınav kaygısının nasıl oluştuğunu yandaki tabloda görebilirsiniz.
Sınav kaygısında amacımız kaygıyı tamamen yok etmek değildir. Sınav ile ilgili kaygılanmak çok normal ve olması gereken bir durumdur. Fakat bunun derecesi önemlidir. Aşırı sınav kaygısı öğrencinin işlevselliğini yitirmesine neden olmaktadır. Seanslarda kaygının yükseldiği yerleri bulup oralara yönelik müdahalelerde bulunulmaktadır. Yani amaç oluşan kaygı ile ders çalışmayı bırakmak ya da sınavdan erken çıkmak gibi davranışların yerine sınav kaygısıyla başa çıkmayı kolaylaştıracak bedensel ve zihinsel yöntemler öğretmektir.
Sınav Kaygısı Yaşayan Öğrencilere Öneriler
- Kaygınızı tanımlayın. Sizi kaygılandıran ne? Örneğin: yetiştirememekten mi, hatırlayamamaktan mı kaygılanıyorsunuz? Ya da yanlış yapmak mı sizi kaygılandıran gibi…
- Bu kaygıyı yaşamanızı tetikleyen ne? Birçok şey kaygıya neden olabilir ama en çok ne zaman, ne olunca kaygınız sizin en üst seviyenize çıkıyor? Okul bahçesi mi, sınav kağıtlarının dağıtıldığı an mı, arkadaşlarınızı görmeniz mi?…
- Sınavdan önce zihninizde geçmişteki başarısızlıklarınızı değil, başarılarınızı vurgulayın. Sınav ile ilgili olumlu deneyimleriniz neler? Mutlaka diğerlerinden daha iyi olan sınavınız vardır. O nasıldı? Orada neler farklıydı? Mesela girip de unutmadığınız kaç sınav var; girip de yetiştirdiğiniz kaç sınav var?…
- Daha önceki başarısızlıklarınızın sebebini araştırın. Aynı sebeplerin yeni başarısızlıklara neden olmasına izin vermeyin.
- Sınav ne demek? Sınavı kazanamamak ne demek? Sınavı kazanamayınca olacağını düşündüğünüz durumlar olacak mı gerçekten? Dünyanın sonu gelecek mi, mahvolacak mısınız?… Sınavı bir ölüm kalım savaşı haline getirmek yerine sınav için belirsizliği kabul edip elinizden geleni yapın ve yaptığınızı kendinize hatırlatın.
- Sınav belli bir süre içinde bilgilerinizi kullanabilme becerisidir. Kişilik değerlendirmesi değildir. Sınav başarınızla kişiliğinizi aynı kavramlarmış gibi düşünmeyin.
- “Sınavı mutlaka kazanmalıyım.” gibi -meliyim, -malıyım içeren ifadeler yerine “Sınavı kazanmak istiyorum.” gibi yasalaştırılmamış ifadeler kullanın.
- Gevşeme egzersizleri sınav kaygısıyla baş etmede oldukça önemli bir yere sahiptir. Kaygınız arttığı zaman nefes egzersizi yapın. Dik pozisyonda oturup en az 4 saniye boyunca (zihninizden sayın, 1001, 1002, 1003, 1004) burnunuzdan nefes alın ve aynı şekilde en az 4 saniye boyunca dudaklarınızdan verin.
Sınav Kaygısı İçin Anne Babalar Öneriler
- Önce siz kaygınızı kontrol etmeye çalışın. Kaygı bulaşıcı bir duygudur ve model alınarak öğrenilir. Unutmayın çocuklar çok iyi gözlemcilerdir ve siz açık bir şekilde söylemeseniz bile kaygınızı hissederler.
- Çocuğunuzun çalışma isteğini arttırın. Emir cümleleri, zorunluluk ifade eden sözler gibi sınav kaygısını arttırıcı söylemlerden mümkün olduğunca kaçının. Bunlar çocuğunuzun kaygısını arttırıp performansının düşmesine neden olacaktır.
- Çocuğunuzu hiçbir zaman başka çocuklarla kıyaslamayın. Anlamlı gelişim çocuğunuzun kendi içinde aldığı yoldur, başkasına kıyasla aldığı yol değil. Kıyaslanmak onların değersiz hissetmelerine ileriye dönük yetersizlik ve başarısızlık inançları geliştirmelerine neden olabilir.
- Çocuğunuza sınavın sınav olduğunu, kişiliğin ölçümü değil bilgilerin ölçümü olduğunu anlatın. Sınavın hayatın sonu olmadığını, kazanmanın da kaybetmenin de hayatın bir parçası olduğunu belirtin. Sınavda başarılı olmasının sizin ona olan sevginizde herhangi bir değişiklik yapmayacağını vurgulayın ve hissettirin.
- Anlayışlı ve destekleyici davranın. Yeterince uyuduğundan, dengeli beslendiğinden emin olun. Evde de olsa egzersiz yapmasını sağlayın. Fiziksel aktivite hem kaygısını kontrol etmesine yardımcı olur hem de ruh halinin daha iyi olmasını sağlar.
- Sınavda yaşayabileceği başarısızlığı ona bir ceza gibi göstermeyin.
- Herkes hayatı kendisi yaşayarak öğrenir. Yapmak isteyip yapamadıklarınızı, kendi yaşadıklarınızın sonucunu çocuğunuza dikte etmeyin.
- Hayatın amacının sadece sınav kazanmak olmadığını kendinize ve çocuğunuza telkin edin.
- Sizin değer verdiğiniz, önemli gördüğünüz şeylerle çocuğunuzunkilerin farklı olabileceğinin bilincinde olun.
- Birbirinizle olan yakınlığınızın amaç, sınavın ise bir araç olduğunu unutmayın.
Sınav Kaygısı Tedavisi
Kişiler sınav ve sınav sonucu ile ilgili olası olumsuz düşüncelere kapıldıklarında aşırı kaygı yaşayabilmekteler. Sınav kaygısını azaltacak teknikleri öğrenmek, etkin bir tedavi sürecinden geçmek bu konudaki başarınızı arttıracaktır. Ayrıca hayattan aldığınız zevki arttırarak günlük yaşamda daha aktif bir kişi olmanızı sağlayacaktır.
Sınav kaygısı için ilaç kullananlar olsa da sınav kaygısı terapi yöntemleri ile başarıyla tedavi edilebilmektedir. Bilişsel Davranışçı Terapi sınav kaygısı ile ilgili etkinliği kanıtlanmış terapi yöntemidir. Sınav kaygısı Ankara’da psikolog Bahar Bozbıyık ya da Denizli Kuğu Psikoloji’de Bahar Bozbıyık tarafından bilişsel davranışçı terapi yöntemleriyle etkin şekilde tedavi edilmektedir.
Detaylı Bilgi
Pandemi Alışkanlıkları
Pandemi Alışkanlıkları: İyi Olanı Nasıl Tutar, Kötü Olandan Nasıl Vazgeçeriz?
Korona virüs aşılarının yaygınlaşmasıyla birlikte, pandemi öncesi yaşamlarımıza dönme hakkında çok fazla konuşma yapılıyor. Çoğumuz böyle bir dönüşü hoş karşılasak da son bir yıl içinde yaptığımız olumlu değişiklikleri, sağlığımıza öncelik vermek, yeni aile gelenekleri oluşturmak ve yeni beceriler öğrenmek gibi, devam ettirme taraftarı olabiliriz.
Fakat, dünya yeniden hareketlenmeye başladığında salgın öncesi alışkanlıklarımıza dönme riskimiz var. Kaliforniya Üniversitesi’nde psikolog ve “İyi Alışkanlıklar, Kötü Alışkanlıklar” kitabının yazarı Wendy Wood pandemi sonrası süreç için “İki tür alışkanlıkla karşı karşıya kalacağız: pandemi öncesi ve pandemi sırasında ve hangisini tekrar edeceğimizi seçmemiz gerekecek” diye belirtti. Uzun süreli alışkanlıklarla devam etmek daha kolaydır. Bu sebeple Korana virüs öncesi döneme dönme riskimiz yüksek. Alışkanlıklarınızı şansa bırakmayın. Şu anda normalleşmeye giderken, hangi alışkanlıkları sürdürmek istediğiniz ve hangi yeni alışkanlıkları oluşturmak istediğiniz konusunda farkında olmak için harika bir fırsat.
1. Hedeflerinizi Yeniden Gözden Geçirerek Belirleyin
Hedeflerinizi yazmak için zaman ayırın, ardından hangi davranışların onları desteklediğini ve hangilerinin onları engellediğini listeleyin. Örneğin, geçen yıl zihinsel sağlığınızı iyileştirmeyi bir hedef haline getirdiyseniz, karantina sırasında başlattığınız meditasyon, egzersiz veya terapi seansları gibi davranışlara öncelik vermeye karar verebilirsiniz. Bunlar ile ilgili hatırlatmalar yapabilirsiniz. Hedeflerinizi aynanıza yazabilirsiniz ya da telefonunuzun kilit ekranı yapabilirsiniz. “Dikkatli olmazsak toplumun hızına uymak kolaydır.”
2. Yeniden Planlayın ve Küçültün
Bir alışkanlığı sürdürmeyi planlıyorsanız, ona iş veya hayatta kalmak için gerekli bir şey gibi davranın. Toplantılarınıza yaklaştığınız gibi sürdürmek istediğiniz alışkanlığı takviminize ekleyin ki göz ardı edilmesin. Alışkanlığınızı rutininize göre ayarlayın. Örneğin, karantinada sabahları yürüyüş yapmayı alışkanlık haline getirdiniz ve bunu devam ettirmek istiyorsunuz. Ama normalleşme ile sabahları işe gitmeniz gerekiyor. Bu sabah yürüyüşünüzü öğlene taşımanız anlamına gelebilir.
Her şeyi gün içene sığdırmakta zorlanabilirsiniz. İstediğiniz alışkanlıkları yaratmayı ve sürdürmeyi daha yönetilebilir kılmak için bir strateji olan “küçültmek” yöntemini kullanabilirsiniz. 40 dakikalık yürüyüş yerine 20 dakikalık bir yürüyüşe çıkın. Ya da belki haftanın 7 günü aile ile yemek yerine 3 günü olabilir. Veya 20 yerine iki dakika meditasyon yapmayı deneyebilirsiniz.
Hedeflerinizi küçülterek devam ettirmeniz hevesinizin kırılmasını ve oluşturmak istediğiniz alışkanlığı bırakmanızı önler. Gerçekleştirmek istediğinizi asıl hedefi düşünün ve o hedefe doğru küçük adımlarla yürüyün. Gelecekte bir bakmışsınız ki hedefiniz çoktan alışkanlığınız olmuş.
3. Yaratıcı Olun!
Geçtiğimiz yıl boyunca zaman geçirdiğiniz bazı şeylerin mevcut haliyle mümkün olmadığını fark edebilirsiniz. Ne demiş büyüklerimiz; “demokrasilerde çareler tükenmez.” Örneğin, karantina sürecinde gününüze bir kitapla, sevdiğiniz biriyle bir telefon görüşmesi veya dil öğrenimi ile başlıyorsanız, ancak hazırlanmak ve işe giderken bu zamana ihtiyacınız olacaksa, bu alışkanlıkları programa nasıl dahil edebileceğinizi düşünün. Yaratıcı bir yol olarak: hazırlanırken sesli kitap dinleyin, kahvaltı hazırlarken ailenizi arayın veya işe gidip gelirken İngilizce öğretmeninizle sohbet edin.
5. Anında Ödülleri Dahil Edin! ☺
Muhtemelen tekrarlamanın alışkanlık oluşturmanın anahtarı olduğunu ve davranışların otomatik hale gelmesi için 66 gün yapmamız gerektiğini bir yerde duymuşsunuzdur. 2009 yılında Phillippa Lally ve Londra’daki Sağlık Davranışı Araştırma Merkezi’ndeki meslektaşları tarafından yürütülen araştırma, alışkanlık oluşumuyla ilgili tartışmalarda nedensellik olmadığını gösterdi. “Bunun tekrar olmadığını; duyguların alışkanlık sağladığını” gösterdi.
Bir alışkanlık oluşturmaya çalışırken olumlu olanı pekiştirmemiz gerekiyor. Bu da, eleştirel iç konuşmayı, cesaretlendirme ve takdir ile değiştirmek anlamına geliyor. Yani sonuçtansa süreci ve çabayı takdir etmemizi gerektiriyor. Örneğin, kendinize istediğiniz kadar barfiks çekemediğiniz için kızmak yerine, çabanız, formunuz ve ilerlemeniz için kendinizi övün.
Ayrıca ödülleri de kullanabilirsiniz. Böyle bir durumda uzmanlar bunu ertelememenizi öneriyor. Wood, “Alışkanlıklar anlık ödüllerden oluşur,” dedi. Dolayısıyla, örneğin egzersize başlamak istiyorsanız, haftanın sonunda kendinizi şımartmanız yeterli değil. Ödülün, davranışı yaparken deneyimlediğiniz bir şey olduğundan emin olun. Örneğin izlemekten çok zevk aldığınız bir programı egzersiz yaparken izleyebilirsiniz ya da sevdiğiniz bir içecek eşliğinde kitap okuyabilirsiniz.
6. Çevrenizden Yardım alın.
Arkadaşlar ve aile hesap verebilirlik, güçlendirme ve takdir şeklinde destek sağlayabilir. Güvenebileceğiniz bir çevreniz yoksa bir terapiste ulaşabilirsiniz. Zaman zaman çevremizdeki insanlar da alışkanlık oluşumunu engelleyebilir. Uzmanlar, alışkanlıkları değerlendirirken, muhtemelen hangi ilişkileri sürdüreceğinizi ve hangilerini serbest bırakacağınızı düşünmeniz gerekeceğini söyledi.
7. Nefes Alın!
Değişiklik yapmak ve alışkanlıkları sürdürmek zor olabilir. Ama hepimiz bunu çeşitli şekillerde yapıyoruz. Geçen sene bize zihnimizin ve bedenimizin iradesini gösteriyor. Yeni bir sürece başladık, geçişler oluşturabildik ve akışa devam edebildik. İlk (veya beşinci) denemeniz işe yaramazsa cesaretiniz kırılmasın. Alışkanlıkları yaratma, devam ettirme ya da durdurma konusunda kimse mükemmel değildir. Kendinizin olmasını beklemeyin. Bu, geliştirebileceğiniz bir beceridir, ancak çoğu insan için, bir şeyler deneme, tasarlama, yeniden tasarlama ve yeniden deneme sürecidir. Kendine kızmanın hiçbir olumlu etkisi olmadığı gibi ters etki yaratır ve nihayetinde, “Kötü hissederek değil, iyi hissederek değişim sağlayabiliriz.” Bu süreçte kendinize nazik davranın…
Bir uzman desteğine ihtiyaç duyarsanız Ankara’da psikolog Bahar Bozbıyık ya da Denizli Kuğu Psikoloji’de Bahar Bozbıyık’a ulaşabilirsiniz.
“Pandemic habits: How to hang on to the good ones and get rid of the bad” adlı yazıdan alınmıştır.
Detaylı Bilgi
Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu)
Sosyal Fobi Nedir?
Sosyal anksiyete bozukluğu bilinen adıyla sosyal fobi oldukça sık görülen bir sorundur. Kişinin başkalarınca değerlendirileceği inancıyla toplumsal ortamlarda belirgin bir korku ve kaygı yaşamasıdır. Sosyal kaygı bozukluğu olan kişiler sosyal iletişimde bulunacaklarında ya da topluluk karşısında konuşma yapacaklarında hissettikleri kaygı ve korkunun bedensel tepkilerini yaşarlar: hızlı nefes alıp verme, kalp çarpıntısı, ellerde ayaklarda terleme ve titreme, yüzde kızarma, ses titremesi, ellerini sıkma…Tanımadıkları insanlarla iletişime geçmek onlar için kaygı vericidir. Çocuklarda görülmesi ise sosyal iletişimde oluşan anksiyete semptomlarının yalnızca erişkinlerle değil diğer çocuklarla birlikteyken de ortaya çıkması gerekmektedir. Kişi genel itibariyle topluluk içindeyken “bir şey yapıp rezil olacağı” ve durumdan ötürü yaşadığı duygunun karşı taraftan anlaşılacağını düşüncelerine (“ben kaygılıyım, titriyorum, terliyorum ve insanlar bunu fark ediyorlar. Ne kadar zavallı birisi olduğumu düşünecekler”) sahiptir.
Kişi bu tip durumlardan kaçınma davranışını sergiler. Örneğin konuşma yapacağı ortamlara girmez ya da aşırı korku ve kaygı duyarak buna katlanmaya çalışır. Kaygı ve korku çoğunlukla zarar vericidir. Yaşanan korku, kaygı ve kaçınma durumları altı aydan daha uzun sürelidir. Kişinin günlük yaşam aktivitelerini etkilemekte ve işlevselliğini bozmaktadır. Sosyal fobide kişiler yardım alamamaktan değil; diğerleri tarafından olumsuz değerlendirilecekleri inancından dolayı kaygı duyarlar. Sosyal fobide bilişsel etmenler sosyal performans ile ilgili öz eleştirel değerlendirmeler, içsel düşünce ve duyumlara odaklanma eğilimi içerir.
Hata yapmanın olumsuz algılandığı izin verilmediği ailelerde, mükemmeliyetçi tutumları olan ebeveynlerin çocuklarında sosyal fobi çok daha etkilidir. Çünkü bu ortamda büyüyen çocuklar hata yaptıklarında aldıkları tepkilerden ötürü, “hayatta kalabilmek” için kendilerine bazı kurallar koyarlar: “yanlış yaparsam sevilmem”, “kabul edilmem için en iyisini yapmam gerekir”gibi… Çocuklara koşullu sevgi verilmemelidir. “Başarılı olursan seni severim, sana değer veririm.” hissi çocuğa aktarılmamalıdır. Fikirleri önemsenmemiş, “Sen sus.”, “Sen nereden bileceksin?” denilmiş çocukların sosyal ortamlarda değerlendirilme kaygısı yaşamaları çok daha muhtemeldir. Sosyal fobi yaşayan kişilerin kaygılandıkları bazı durumlar aşağıdaki gibidir:
- Seyirci önünde gösteri, konuşma yapmak
- Önceden hazırlanmaksızın bir toplantıda kalkıp konuşmak
- Olumlu değerlendirilme korkusu: olumlu değerlendirilmek ve dikkatleri üzerinde toplamak kişi için bir sosyal tehdittir.
- Romantik ya da cinsel bir ilişki kurmak amacıyla birisiyle tanışmaya çalışmak
- Bir gruba önceden hazırlanmış sözlü bilgi sunmak
- Gözlendiği sırada çalışmak
- Yetenek, beceri ya da bilgisinin sınanması
- Lokanta, alışveriş merkezleri gibi yerlerde yemek yerken gözleneceklermiş hissine kapılırlar.
- Toplu taşıma araçlarını kullanırken zorluk yaşarlar.
Yeni bir ortama girmek ve topluluk karşısında performans sergilemek herkes için bir miktar kaygıya sebep olur. Çoğumuz zaman zaman topluluk önünde konuşma yaparken çekiniriz. Kendini ifade edememekten endişe duyuyor olabiliriz. Ama bu korku kişinin yapacağı konuşmaya daha iyi hazırlanmasını ve dolayısıyla daha iyi performans göstermesini sağlar. Yaşanan bu ve benzeri durumlar hastalık olarak ele alınmaz. Çekingenliğin sosyal fobi olabilmesi için yani hastalık boyutunda olması için kişinin kaçınma davranışı göstermesi gerekir. Değerlendirilmekten korktuğu için konuşma yapmaktan vazgeçmesi gibi. Sosyal fobide kişi korkularının anlamsız olduğunu bilir fakat kaçınma davranışını sergilemekten kendisini alıkoyamaz.
Sosyal Fobinin Yaygınlığı
Sosyal fobinin yaşam boyu görülme sıklığı %3-13 arasında değişmektedir. Başlangıç yaşı olarak 13-24 arası yaşlar değerlendirilmektedir. Sosyal fobinin tedavi edilebilecek bir hastalık olduğunu bilmeyen kişiler genellikle bu yaşlar yerine daha ileri yaşlarda, 30 yaşları civarında başvururlar tedavi için. Kişiler çoğunlukla sosyal fobi belirtilerini asla değiştirilemeyecek bir durum gibi algılarlar ve kişiliklerinin parçası olarak görürler. Epidemiyolojik çalışmalarda sosyal fobinin kadınlarda daha sık, ancak klinik örneklemlerde erkeklerde daha sık olduğu ortaya konmuştur. Yapılan araştırmalar sosyal fobisi olan hastalarda panik bozukluğu görülme sıklığının %17-50, obsesif kompulsif bozukluk tanısı alma oranının ise %4-11 arasında, major depresyonun ise %35-80 arasında olduğunu ortaya koymuştur.
Sosyal Fobi Testi
Sosyal fobi testi var mı diye merak eden bir kişi çoğunlukla bu konuda araştırma yaptığında Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği ile karşılaşacaktır. Sosyal ortamlarda ve performans sergilememiz gereken durumlarda yaşanan korku ve kaçınmanın şiddetini ölçmek ve değerlendirmek amacıyla hazırlanmış bir ölçektir. Liebowitz tarafından geliştirilmiştir. Sosyal durumlar için 11 performans gerektiren durumlar için 13 soru olmak üzere 24 sorudan oluşan bir ölçektir. Test/ölçek her ne kadar belirtiler hakkında önemli bulgular elde etmemizi sağlasa da bu belirtileri yok etmek, sosyal fobiyi yenmek için etkin bir tedavi gerekmektedir.
Sosyal Fobiyi Yenmek ve Sosyal Fobi Tedavisi
Kişinin önce topluluk içinde yemek yemek, çalışmak, topluluk önünde konuşmak gibi kaçtığı ve kaçındığı durumların saptanması gerekir. Bilişsel ve davranışçı müdahalelerle toplu yerlerde rahat hissedip hissetmediği, bu durumlarda ne olacağını düşündüğü, endişe hissedince ne yaptığı, performans sergilerken endişelenme düzeyi belirlenir. Sosyal fobide davranışsal ödevler çok önemlidir. Kişinin kaçındığı durumları adım adım deneyip, korktuğu gibi olup olmadığı tartışılmalıdır. Böylelikle kişi yeni öğrenmeler gerçekleştirebilir. Kaygıya sebep olan abartılı düşüncelerin ve yaşanılan duygularını sağlamak, fizyolojik belirtileri, korkulan durumdan-ortamdan kaçınmayı azaltmak için profesyonel bir tedavi süreci gerekmektedir. Sosyal fobi tedavisinde Denizli Kuğu Psikoloji Merkezi’nde Uzman Psikolog Bahar Bozbıyık başarılı sonuçlara ulaşmaktadır.
Detaylı Bilgi
Depresyon
Depresyon Nedir?
Duygulanım, bireyin uyaranlara, olaylara, düşüncelere, anılara, neşe, öfke, üzüntü gibi duygusal tepkiyle katlanabilme yetisidir. Duygudurum ise bireyin belli bir süre belli sınırlarda belli tip bir duygulanım içinde oluşudur. Daha somut bir örnekle belirtmek gerekirse duygulanıma hava durumu, duyguduruma ise iklim diyebiliriz. Duygudurum tipleri üç başlıkta incelenir: normal, çökkün ve yükselmiş. Normal duygudurum belli sınırlar içinde dalgalanmalar gösterir.
Çökkün duygudurumda üzüntü, elem, keder baskındır. Yükselmiş duygudurumdaysa tam tersine neşe, coşku ve öfke baskındır. Psikolojide depresyon, duygudurum bozukluklarının içinde ele alınır. Duygudurum dönemlerinden depresyon dönemi, kişinin hayattan zevk alamadığı, çökkünlük hissettiği, durgun ve suskun olduğu dönem olarak adlandırılır. Depresyon, derin üzüntülü bir duygudurumu içinde düşünce konuşma ve hareketlerde yavaşlama, değersizlik, küçüklük, yetersizlik, isteksizlik, duygu ve düşünceleri ile fizyolojik işlevlerde yavaşlama gibi belirtilerle seyreden bir patolojidir.
Rakamlarla Depresyon ve Yaygınlığı
- Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya üzerinde her yaştan 350 milyon insan depresyon yaşamaktadır.
- Kişilerin yaşam boyu depresyon yaygınlığı %9-20 arasında değişmektedir.
- Cinsiyet bazlı bakıldığındaysa yapılan araştırmalar kadınlarda %10-25, erkeklerdeyse %5-12 oranlarında olduğunu göstermektedir.
- Ülkemizdeki yaygınlığının ise %10 olduğu başvuru sayılarına göre saptanmıştır.
- Depresyonun genel olarak başlama yaşı 20-50 arasındaki dönemde değişmektedir. Ortalama olarak ise 40 yaştır. Başlangıç yaş ortalaması gittikçe düşmektedir.
- Hastaların 2/3’ünde özkıyım (intihar) düşünceleri görülür.
- Bedensel yakınmaların oranı ise %25’tir.
- Yapılan araştırmalar sonucunda depresyonda ırk, sosyoekonomik düzey farkı belirlenememiştir.
Depresyon Belirtileri
Depresyon yaşayan kişiler çökkün, kederli ve mutsuzdur. Sözel olarak ya da yüz görünümlerinden yaşadıkları bu duygudurumları dışarıdan anlaşılmaktadır. Baş öne eğik, omuzlar çökük bir duruş, alın ve yüz çizgileri belirgin kederli, sıkıntılı ve tedirgindir. İlgi istek azlığı ve anhedoni (haz yitimi) bu kişilerin duygudurum alanlarında görülen en belirgin durumlardır. Depresyondaki bir kişi daha önceden yaparken zevk aldığı şeyleri şimdi yapmak istemeyebilir. Tutarsız ve aşırı davranışlar sergileyebilir. Depresyondaki kişiler bazı hatalı düşünce içeriklerine sahiptirler.
Kişi kendisini her konuda yetersiz hisseder, değersizlik hissi yaşar. Kendisini o kadar değersiz görür ki bazen bir sineğe, böceğe bile kendisini benzetebilir. Yaşadığı kötü olayların sorumlusu olarak hep kendisini görür. Suçluluk duyguları içindedir ve cezalandırılması gerektiğini düşünür. Bu kadar kötü bir ruh haline girdikten sonra kişinin günlük hayatta yaptığı aktiviteleri de etkilenir ve işlevselliği bozulmaya başlar.
Kişinin işlevselliğinin ne kadar etkilendiği genellikle bedensel belirtilerinden belli olur. İlk olarak çoğunlukla bu durum uykularında kendisini gösterir. Kişi ya hiç uyuyamaz ya da çok uyur. Uyku ile ilgili bir diğer durumsa kişinin uykuya dalmakta güçlük yaşamasıdır. İştahında da bozulmalar yaşar. Ya boğazından hiçbir şey geçmez, hiçbir şey yemek istemez ya da kendisini tamamen yemeye verir. Belirli bir pozisyonda saatlerce kalabilir (katatoni), belirli bir harekette kalabilir (stupor). Cinsel isteksizlik ve kabızlık depresyonda görülen diğer fizyolojik belirtilerdir.
Belirtilerin bir kısmı da tutumlarda görülür. Depresyondaki kişinin özgüveni, enerjisi, benlik saygısı düşer. Kendini çok çirkin, değersiz, sevilmeyi hak etmeyen birisi gibi görmektedir. Eğer öğrenciyse okuluna, geleceğine ilişkin olumsuz tutumlar içindedir. “Asla iş bulamayacağım.”, “Sınavı kazanamayacağım.” gibi sözleri yeni mezun ya da öğrenci olan bir depresyon hastasından duymanız çok muhtemeldir. Davranış olarak ise rahatsızlık, yerinde duramama ya da hareketlilikte düşme, konuşmanın yavaşlaması şeklinde belirtiler seyreder. Çocuklarda depresyon davranışlarıysa biraz daha farklıdır. Depresyon yaşayan çocuk sözel olarak saldırgandır. Bağırma, etrafa saldırma, vurma, eşyaları kırma gibi yıkıcı davranışlar görülür.
Major Depresif Bozukluk Tanı Ölçütleri
Ardışık 2 hafta boyunca neredeyse her gün günün büyük kısmında ortaya çıkan aşağıdaki semptomlardan en az 5 tanesini bulunması gerekir. Semptomlardan biri depresif ruh hali ve ilgi istek kaybı olmalıdır.
- Depresif ruh hali üzüntü, çökkünlük, boşluk, çaresizlik hissi
- İlgi ve zevk kaybı
- Uykusuzluk veya aşırı uyuma
- İştah kaybı ya da kilo değişikliği
- Psikomotor retardasyon veya ajitasyon
- Düşük enerji
- Kötü konsantrasyon
- Değersizlik veya suçluluk düşünceleri
- Tekrarlayan ölüm veya intihar düşünceleri
Mevsimsel Duygulanım Bozukluğu
Mevsimsel değişikliklerle ortaya çıkan depresyon türüdür. Kış depresyonu ve yaz depresyonu olarak iki tipinden söz edilebilir.
Kış depresyonu sonbaharda başlar, kışın devam eder. Belirtileri artan uyku hali, kilo artışı, aşırı karbonhidratlı beslenme ihtiyacı, gerginlik, sinirlilik, insan ilişkilerinde zorlanma, ellerde kollarda uyuşma ağırlaşma, yorgunluktur.
Yaz depresyonu baharda başlar. Tipik depresyon belirtileri gösterir. Uyku, iştah azalır ve kilo kaybı vardır.
Pandemi ve Depresyon
Karantinada kalmanın insanlar üzerinde yalnızlık, uyuşukluk, eskiden yapılan şeylerden zevk alamama gibi etkiler yaptığından söz edilebilir. Ayrıca kişilerin bu süreçte spor yapamaması, öz bakımının azalması benlik saygılarını düşürmekte, canları sıkıldığı için yemek yemeleri de duygusal yeme tutumlarını artırmaktadır. Bu durum majör depresyonun tetikleyicisi olabilir. Kendi istekleri dışında alıkonulan virüsü kapmış ve tecrit edilen kişilerde, uzun süre kalıcı olabilen travma sonrası stres bozukluğu görülebilmektedir.
Stres hipokampusü olumsuz etkiler. İzolasyon uygulanan hastalarda anksiyete ve depresyon skorları daha yüksek olarak tespit edilmiştir (İlbaşı, 2014). Depresyonda olma kişinin karar vermesini, muhakeme yeteneğini olumsuz etkileyebilir. Yapılan çalışmalar depresyonun hipokampüsteki ekstra hücre ölümlerini artırdığını ve antidepresan etkisi veren bir büyüme faktörünü de baskılamakta olduğunu göstermiştir. Sosyal izolasyon yaşayan insanlarda hafıza kaybı, bilişsel kavrama problemleri ve depresyon görülmekte. Kaygıya bağlı olarak uykusuzluk yaşanması da yine bellek ve dikkat üzerinde olumsuz etki yaratabilir.
Bireylerin günlük hayatlarında ortaya çıkan bütün değişiklikler uyku düzenlerini de etkiler. Depresif duygudurum, sorumlulukların ortadan kalkması/ertelenmesi gibi boşluğun ve duygusallığın getirdiği bir düzensiz uyku hali ortaya çıkarır. Bu düzensizlik bireylerin bir kısmında az uyuma bir kısmında çok uyuma bir kısmında ise uyku saatlerinde değişikler olarak kendini gösterir. Yapılan araştırmaların birçoğunda kişiler uyku düzenlerinde değişiklik/bozulma olduğunu belirterek bunu desteklemişlerdir. İnsanların süreç içerisinde yaşadığı bu ve bunun gibi psikolojik değişimler kişilerin depresyon yaşamasına neden olmaktadır.
Depresyon Tedavisi
Psikolojik tedavilerin birkaç farklı formunun depresyonu hafifletmeye yardımcı olduğu gösterilmiştir. Beck ve meslektaşlarının tasarladığı Bilişsel Terapi, kişinin uyumsuz düşünce kalıplarının örüntülerini değiştirmeyi amaçlamaktadır. Bu yaklaşıma negatif şema ve bilişsel önyargılar depresyona neden olmaktadır. Terapist, depresyon yaşayan kişiye kendisi hakkındaki olumsuz görüşlerini değiştirmeye yardım etmeye çalışır. Aşırı genellemeler yapan, kendi bireysel yeteneklerini, sahip olduklarını göz ardı eden kişiye bu yanlış durumlarla çelişen kanıtlarını bulmasına yardımcı olur. Beck, bilişlerin yeniden yapılandırılmasının önemini vurgular.
Bilişsel yaklaşım, depresyonu açıklarken kendisine, dünyaya ve diğerlerine karşı olumsuz bir düşünce, davranış duygu işlemesinden bahseder. Depresyondaki kişinin kendisi ve hayat hakkındaki olumsuz düşüncelerini değiştirmesi, aktiviteler yapması için cesaretlendirilmesi adına profesyonel bir yardım ve tedavi süreci geçirmesi gerekmektedir. Denizli’de Kuğu Psikoloji Merkezi’nde Uzman Psikolog Bahar Bozbıyık tarafından bilişsel davranışçı terapi yöntemleriyle bu profesyonel yardım süreci gerçekleştirilmektedir.
Detaylı Bilgi
Tırnak Yeme (Onikofaji)
Tıp literatüründe onikofaji olarak geçen tırnak yeme tırnağı ağıza sokarak dişlerle ısırmak olarak tanımlanmaktadır. Tırnak yeme hastalığı dürtü kontrol bozuklukları içinde yer alır. Tırnaklara ve tırnak etlerine zarar veren kronik bir durumdur. Yenilmiş olan tırnaklar genelde çok kısa ve düzensizdir. Kişinin etkilendiği psikolojik bir sorunun ilk belirtisi tırnak yeme olabilir. Gözle görülür tırnak hasarı, tırnak yemeden önce veya sonra tırnak yemeye karşı gerilim, tırnak yemeden sonra zevk hissi ve psikolojik sıkıntı ile ilişkilidir.
Tırnak yeme çocuklarda yaygın olup 4-6 yaşlarında başlar. Literatürde genellikle okul dönemi ve ergenlik döneminde yapılan çalışmalar vardır. Ergenlik dönemindeyse oldukça artar. Ergenlerin aileleriyle yaşadığı çatışmaların bu artışta etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yaşın ilerlemesiyle birlikte azalsa veya dursa da bazı insanlar için yetişkinlikte de devam eder. Yapılan araştırmalar tırnak yiyen çocuklarda en sık dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun (DEHB) da olduğunu göstermiştir. DEHB’yi takiben ayrılma anksiyetesi, enüresis, tik bozukluğu ve obsesif kompulsif bozukluk gibi bozuklukların olduğu görülmüştür.
Tırnak Yeme (Onikofaji) Nedenleri
Tırnak yeme davranışı temelde bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilmektedir.
- Çocuğun kendisini güvende hissetmemesi tırnak yeme davranışının bir diğer önemli nedenlerindendir.
- Yeterli ilgi veya sevgi gösterilmemesi de yine bu alışkanlığa neden olur.
- Baskıcı, aşırı otoriter, cezalandırıcı anne baba tutumları, çocuğun sürekli azarlanması ve eleştirilmesi bu alışkanlığın tetikleyicileri olabilir.
- Bir alışkanlığı, davranışı taklit ederek ya da birisini kendimize model alarak öğrenebiliriz. Bu yüzden anne babanın ve diğer aile üyelerinin yaşantısı da önemli bir etkendir. Aile içinde başka tırnak yiyen kişinin olması bu davranışın öğrenilmesine sebep olabilir.
- Dış çevrede gördüklerimiz, günlük hayatta yaşadıklarımız ruh halimizi etkiler. Ev veya okul ortamındaki gerilimlerin yarattığı korku, stres, öfke ve heyecan durumları ya da çocuğun bu gerilimlere maruz kalması tırnak yemeye neden olmaktadır.
- Stres, kişinin algıladığı herhangi bir tehdit ile fiziksel ve duygusal olarak başa çıkamaması nedeniyle oluşan ve günlük hayatını genellikle olumsuz etkileyen gerilimli bir süreçtir. Tırnak yeme kişilerde stresli anlarda yapacak herhangi bir şey olması ihtiyacını karşıladığı için bir kaçış yolu olabilir ve o anda yaşanan kaygıyı azaltmaktadır.
- Tırnak yeme, ruhsal gerilim, sıkıntı veya saldırganlık duygularının açığa vurulmadığı durumlarda kişinin kendine yönelik saldırganlık dürtüsünün bir belirtisi olarak kabul edilebilir. Çoğu kişinin korku, stres, üzüntü gibi anlarda zaman zaman yaptığı bu ve benzeri (ayak sallamak, tik gibi) alışkanlıkları olabilir.
Tırnak Yeme Alışkanlığı Nasıl Bırakılır?
Anne-babalar ve diğer aile üyeleri bu alışkanlığı özellikle küçük yaşlarda (3-4 yaşına kadar) görmezden gelip uyarıda bulunmamalıdırlar. Ebeveynler çocukları tırnak yedikleri anda ellerini kullanması gereken farklı davranışlara yönlendirilebilirler. Eğer alışkanlığa dönüşüp patalojik hal aldı ise mutlaka sebepleri araştırılmalıdır. Örneğin, aşırı otoriter tutum değiştirilmelidir; azarlama, cezalandırma gibi yanlış davranışlar çocuğa uygulanmamalıdır. Bunların tırnak yeme davranışını bıraktırmada herhangi bir etkisi olmadığı gibi bu ortamın yaratacağı gerginlik, çocukta iç huzursuzluğunu bastırmak için tırnak yeme davranışını arttırıcı etkiye de sebep olabilir.
Hangi durumlarda, hangi zamanlarda tırnak yediği belirlenmelidir. Gerginlik ve uyumsuzluğun nedeni bulunmalı, çocuğun ilgisi mümkün olduğunca başka yöne çekilmelidir. Çocuğa koleksiyon yapmak, oyun oynamak gibi olanaklar sağlanmalıdır. Çocuk ilgi duyduğu sportif faaliyetlere yönlendirilmelidir. Çocuğa bu alışkanlığın üstesinden gelebileceği inandırılmalıdır. Tırnak yeme alışkanlığı bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilir. Çocuğun kendine olan güveni arttırılmalı, pekiştirilmelidir. Başarılı olduğu alanlar belirlenerek o alanlara doğru çekilmelidir.
Tırnak Yeme Tedavisi
Tırnak yeme hastalığı kişiyi olumsuz etkileyen alışkanlıklardandır. Bu alışkanlık özellikle erken yaşlarda önlenmeli ya da sıklığı azaltılmalıdır. Tırnak yiyen çocukların tümüne uygun önlemler getirmek mümkün olamamaktadır. Tırnak yeme davranışı eğer patalojik hal aldı ise psikoterapi gereklidir. Bilişsel davranışçı terapi ve çözüm odaklı yaklaşım oldukça etkilidir.
Terapide, nasıl başladığı, hangi durumlarda arttığı incelenerek bu dürtüsünü yönetebileceği farklı yollar öğretilir. Arttığı durumların yanında, tırnak yeme davranışının olmadığı anlara ve bu anlarda nasıl başa çıkıldığına da vurgu yapmak önemlidir. Tırnak yeme tedavisinde Denizli Kuğu Psikoloji Merkezi’nde Uzman Psikolog Bahar Bozbıyık başarılı sonuçlara ulaşmaktadır.
Detaylı Bilgi
Çocuklarda Gece Korkusu Nedir?
Niktofobi (karanlık korkusu) karanlığa karşı gelişen özgül bir fobidir. Karanlık korkusu ya da gece saatlerinde başlayan aşırı korku çocukluk döneminde başlayıp ileri dönemlere kadar devam edebilen bir durumdur. Evrimsel bakış açısına göre, eski çağlarda özellikle geceleri karşılaşılan hayvanlara karşı insanlar kendilerini korumaya çalışmışlardır. Zamanla bu durum daha da içselleştirilmiş ve yırtıcı hayvanlar olmasa bile insanlar karanlıktan korkmaya devam etmişlerdir. Karanlık korkusu günümüzde de özellikle çocuklar arasında yaygın görülen bir durumdur. Karanlık korkusu yaşayan kişiler yanlış yorumlara sahip olabilir. Olmayan bir şeyi olacakmış gibi düşünebilirler. Bebeklerin canlanacağı, odada kendisinden başka birisinin daha olduğu gibi aslında gerçek olmayan düşünceler içerisinde olabilirler.
Çocuklarda korku, kaynağı belli dışsal uyarana verilen yanıttır. Görünen ve görünmeyen tehlikelere verilen bu yanıt tıpkı sevgi, neşe, öfke gibi doğal bir tepkidir. İnsanda korku duygusu hep vardır ve olmalıdır çünkü hayatta kalma açısından kritik bir öneme sahiptir. Korkunun patalojik olduğunu söylemek için gerçekçi olmayan korkuların günlük fonksiyonları etkileyecek durumda olması gerekir. Gelişimin parçası olan korku günlük yaşamın sürdürülmesini etkilemez. Örnek vermek gerekirse bebeklik dönemindeki bir çocuğun yüksek sesten korkması normaldir. Özellikle bebekler yeni ve tanımadıkları nesnelere karşı temkinli bir yaklaşım sergilerler. Yabancılardan ve yüksekten korkarlar. Gelişimsel olarak bu normal bir durumdur. Erken çocuklukta yüksek ses, ani hareket gibi şeylerden korkan çocuk büyüyünce hayvanlardan, yalnızlıktan, hayali yaratıklardan ve karanlıktan korkabilmektedir. Okulun hayatına girmesi ile birlikte doğal afetlerden, hırsızlıktan, yaralanmaktan korkmaya başlayan çocuk, eğitim hayatında kötü not almaktan, başarısız olmaktan korkmaya başlar. Ergenlik ile birlikte cinsel korkular gibi ergenlik dönemine özgü korkulara dönüşür.
Yapılan çalışmalara göre, üç yaşından itibaren karanlık korkusu ve yalnız kalma korkuları başlar. Bu korkular 12 yaşına kadar devam eder. Buna göre çocukluğun büyük bir kısmına bu gece korkuları eşlik eder diyebiliriz. Çocukların yaklaşık olarak %10’u bu korkulara bağlı uyku ve kaygı problemleri yaşamaktadır. Çocukların yaşadıkları gece korkuları uykusuzluk, uykudan sık uyanma, uykuya geçememe, aile üyeleri ile birlikte yatma gibi durumlara yol açmaktadır. Gece korkusu yaşayan çocuk ebeveynleriyle birlikte uyumak istemekte ya da onların kendisini uyutmasını beklemektedir. Aile çocukla birlikte uyumasa bile sürekli olarak çocuğun korkup korkmadığını kontrol etmektedir. Dolayısıyla korku sadece çocuğu değil, ebeveynlerin de yaşam tarzını ve günlük işlevlerini etkileyebilmektedir.
Çocukların Yaş Aralıklarına Göre Korkuları:
Her çocuğun kendine özgü korkuları olabilir. Bazı korkular bazı yaşlarda çok daha belirgin hale gelebilir. Genel olarak yaşlarına göre çocukların yaşadığı korkular şu şekilde sıralanabilir:
3 Yaş: Görsel korkular bu yaş grubunda ön plandadır. Karanlık, hayvan, polis, anne babanın gece sokağa çıkması bu yaş grubu çocuklarında sık görülen korkulara örnek verilebilir.
4 Yaş: Seslerle ilgili korkular dört yaşından itibaren daha etkili olur. Motor gürültüsü, çamaşır makinesi ve vantilatör sesi, karanlık, yabani hayvanlar, annenin evden ayrılışı bu yaş grubu korkularının örneklerindendir.
5 Yaş: Beş yaş grubundaki çocuklarda daha çok görsel ve somut korkular ön plandadır. Düşme, bir yerini incitmekten duyulan korku, karanlık korkusu, annenin eve dönmeyeceği gibi korkular bu dönemde yaşanır.
6 Yaş: Korkuların daha yoğun görüldüğü yaştır. Özellikle yine seslerle ilgili korkular yaşar çocuk. Kapı zili, telefon, böcek ya da kuş sesleri bu dönemdeki yaygın korkulardandır. Hayalet, cadı, odada birinin saklandığı korkusu, şimşek korkuları bu dönemdedir. Yalnız uyuma korkusu, eve geldiğinde anneyi bulamama gibi korkular da yine aynı bu dönemin özelliklerindendir.
Çocuklarda Gece Korkusu Sebepleri Nelerdir?
- Çocukların bağlanma süreçlerindeki sorunlar
- Karanlık ortamın tehdit olarak kullanılması
- Hayalet, zombi gibi yaratıklar içeren filmlere maruz kalma, bu karakterleri içeren video oyunları oynama, başkalarının bu oyunları oynadığı videoları seyretme gece korkusuna sebep olmaktadır. Çocuk bazen kendi istekleri ile bunları yaparlar bazen de arkadaşlarından ayrı kalmamak, dışlanmamak için bu ortamlarda bulunmaktadırlar.
- Aşırı koruyucu ebeveyn tutumları
- Ebeveynlerin kaygılı olması
Aileler Ne Yapmalı?
Korkunun aileler tarafından bir disiplin aracı olarak kullanılmaması gerekir. “Doktor amca sana iğne yapar.”, “Komşu teyzeye veririm bak seni.”, “Öcüler götürür.” gibi cümlelerle bu figürleri çocuğun daha uslu durmasını sağlamak adına çocukta korku duyulması gereken kişiler haline getirmemek gerekir. Korku ile çocuğa istenilen davranışı yaptırmak yanlıştır. Böyle bir tutum sergilenmemelidir.
Çocuğun korkularını önemsediğinizi ve korkularının normal olduğunu çocuğunuza söylemelisiniz. Çocuğu korku duyduğu özneyle, nesneyle direkt olarak karşı karşıya bırakmak çocukta geri dönüşü olmayan travmatik deneyimlere neden olabilmektedir. Çocuğa önce güven duygusu aşılanmalıdır.
Çocuklarda Özgül Fobilerin Tedavisi Nasıl Olur?
Bilişsel Davranışçı Terapi gece korkusu başta olmak üzere çocuklarda özgül fobi konusunda oldukça etkili bir yöntemdir. Ana hatları ile terapide, karanlıkta olmasını beklediği durum ile çalışılır. Terapi çocuğun karanlığa yüklediği anlam yani düşüncesi ve buradaki düşüncesini sınamayı öğrenme temelli ilerler. Denizli Kuğu Psikoloji’de uzman psikolog Bahar Bozbıyık çocuklarda gece karanlık korkusunda başarılı sonuçlara ulaşmaktadır.
Detaylı Bilgi
Panik Bozukluk Nedir?
Panik bozukluk tekrarlayan panik ataklar ile yeni bir panik atak geçirme korkusunun yaşandığı şiddetli iç sıkıntısı ile buna eşlik eden bilişsel ve bedensel belirtilerden oluşan kişinin yaşam kalitesini bozan bir hastalıktır. Panik atak ve panik bozukluk ayrımının yapılması önemlidir çünkü bunlar birbirinden farklıdır. Panik atak, neredeyse tüm anksiyete bozukluklarında görülen; titeme, terleme ve kendine yabancılaşma gibi semptomların eşlik ettiği fobik durumlar karşısında verilen duygusal tepkidir. Panik bozukluk dışındaki tüm diğer anksiyete bozukluklarında panik atak krizlerinin hangi durumlarda yaşanacağı bellidir. Panik bozukluğu olan kişinin ise ne zaman panik atak yaşayacağı belli olmaz. Panik bozuklukta panik ataklar aniden beklenmedik bir şekilde gelişir. Duruma bağlı değildir.
Panik bozukluk aslında korkudan korkma halidir. Çünkü kişi sürekli olarak yeni bir atak yaşayabileceğine dair beklenti anksiyetesi içine girer. Ne zaman panik atak krizi geçireceğini bekler halde olur. Beklenti anksiyetesi panik atak ve panik bozukluk arasındaki bir diğer farktır. Panik atakların yaşanabileceği diğer tüm anksiyete bozukluklarında beklenti anksiyetesi oluşmaz. Beklenti anksiyetesi panik bozukluğa özgü bir durumdur.
Yaşam boyu en az bir panik bozukluk geçirme olasılığı %10’dur. Hemen her yaşta başlayabilmekle beraber erişkin dönemde başlangıç daha sıktır. Panik bozukluk genellikle 13-14 yaşın üstünde görülür. 13-14 yaşın altında panik bozukluk görülmesi çok nadirdir. Fakat 13-14 yaş altında panik ataklar görülebilir. Çalışmalar çocuklukta ayrılık kaygısı varlığı ile yetişkinlikte panik bozukluk arasında ilişki olduğunu göstermektedir. Kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha fazla görülür. Yaş ilerledikçe görülme sıklığı azalır. 65 yaş üzerinde görülme sıklığı daha seyrektir.
Bilişsel davranışçı yaklaşıma göre, panik ataklar bedensel, bilişsel ve davranışsal öğelerin arasındaki etkileşimden oldukça etkilenir. Bu öğelerin her birinde oluşacak bir değişim diğerlerini de tetikler. Panik atak başlangıcı kişinin vücudunda olan en küçük belirtiyi felaketleştirmesiyle olur. Yaşadığı bir kalp çarpıntısını kalp krizi geçireceğim diye düşünür. Dolayısıyla vücudunun verdiği bedensel belirtileri üzerinde daha fazla dikkat kesilir. Günlük hayatta o anda yaptığı işi her neyse ona odaklanamamaya ve tüm dikkatini vücuduna odaklamaya başlar. Hızlı nefes almaya başlar ve durumunun daha da kötüye gideceğini düşünür.
Durumun kötüye gideceğini düşününce nefesi daha da hızlanır. Nefesi yetmiyormuş gibi hisseder. Sonrasında kalbi daha fazla atmaya başlar. Bütün belirtileri toplayıp ben kesin ölüyorum diye düşünür. Burada bedensel duyum ve bilişsel süreçlerin iç içe geçmiş olduğunu görebiliriz. Düşüncelerimiz bedensel belirtilerimizi etkiler. Bedensel duyumlarımız, belirtilerimiz de düşüncelerimizi etkileyebilir. Bedenimizdeki belirti ile ilgili zihnimizden geçen düşünceler kaygı seviyemizi arttırır; kaygımızın artması da bedensel tepkilerimizi etkiler; bedensel tepkilerimiz düşüncelerimizin şiddetini arttırır; ve sonrasında kaygımız daha da artıp bedenimize yansır. Bu durum bu şekilde döngü haline gelmiş olur. Buna panik döngüsü denir. Kalp krizi geçireceğine dair ile ilgili panik atakları olan kişinin panik döngüsü aşağıda verilmiştir. Panik döngüsüne kişi aslında panik atağını durdurmak için girer. Fakat bu döngü atağı durdurmanın tersine paniğin fitilini ateşlemiş olur.

Aşağıda panik bozukluğu olan kişinin bedenindeki en ufak belirtiyi felaketleştirdiği düşünce örneklerini görebilirsiniz:
- Kesin kalp krizi geçiriyorum.
- Beyin kanaması geçireceğim.
- Panik atağım tutacak.
- Bayılacağım.
- Felç geçirirsem ne yapacağım?
- Ya kimse bana yardım etmezse o zaman ne yapacağım?
Panik Bozukluk Belirtileri Nelerdir?
Panik bozukluğun tanısı konulurken kullanılan herhangi bir panik atak testi yoktur. Panik atak dakikalar içinde doruğa ulaşan ve o sırada aşağıdaki belirtilerden dördünün ya da daha çoğunun ortaya çıktığı yoğun bir korku ya da içsel sıkıntının bastırdığı durumdur. Panik bozuklukta yineleyen beklenmedik panik ataklar gerçekleşir.
- Çarpıntı, kalbin küt küt atması ya da kalp hızının artması
- Terleme
- Titreme ya da sarsılma
- Soluğun daraldığı ya da boğuluyor gibi olma duyumu
- Soluğun tıkandığı duyumu
- Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma
- Bulantı ya da karın ağrısı
- Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma duyumu
- Üşüme, ürperme ya da ateş basması
- Uyuşma, karıncalanma
- Gerçek dışılık
- Denetimini yitirme ya da çıldırma korkusu
- Ölüm korkusu
Gün içinde zaman zaman kendimizi panik olmuş bulabiliriz. Ama panik olmak ile panik bozukluk farklı şeylerdir. Ödevi yetiştirmek için kahve içen bir kişinin sempatik sistemi (vücudu tehlikelere karşı uyarır, kalp atışını hızlandırır) devreye girer ve bu durum panik bozukluğa ya da panik atak krizine benzeyebilir. Ama değildir. Panik bozukluk başka bir ruhsal bozuklukla açıklanamaz. Panik bozukluk olması için başka rahatsızlık ile açıklanmayıp kişinin ilk beden duyumunu felaketleştirmesi gerekmektedir. Yukarıdaki belirtilerin bir kısmının birden başladığı ve 10 dakikada en yüksek düzeye ulaştığı korku ve rahatsızlık döneminin olması gerekmektedir.
Panik bozukluğuna agorafobinin eşlik ettiği zamanlar olabilir. Agorafobi, yalnız bir şekilde sokağa çıkmakta, kapalı alanlarda (otobüs, sinema salonu, asansör gibi) sıkışıp kalmaktan, çıkamamaktan duyulan aşırı korku duyup kaçındığı durumdur. Toplum içinde panik bozukluk hastalarının yaklaşık ½ – 1/3’üne agarofobi eşlik eder. Böyle durumlarda bireyler, panik atağı saklama ihtiyacı duyarlar. Panik atak geçirmeyi utanılacak bir şey gibi görme eğiliminde olurlar. Yardım alamayacaklarını düşündükleri için yanlarında biriyle dışarı çıkmak, kapıya en yakın yerde oturmak gibi bazı güvenlik sağlama davranışlar sergilemeye başlarlar.
Panik Bozukluk Tedavisi Nasıl Olur?
Panik bozukluk tedavisinde özellikle bilişsel davranışçı terapinin etkili olduğu görülmüştür. Bu tedavi genellikle 10-15 hafta sürer. Tedavi sürecinde psiko-eğitim süreci çok önemlidir. Kişiye panik atağın ve panik bozukluğun ne olduğu, nasıl arttığı, mekanizması aktarılır. Kişinin zihninde örneğin kalp çarpıntısını kalp krizidir denklemi oluşmuş olur. Tedavi sürecinde bu denklem kırılmaya çalışılır. Terapi süreci, bilişsel yeniden yapılandırma, korkulan dış durumlarla karşı karşıya gelme (yaşayarak karşı karşıya gelme), korkulan bedensel duyumlarla karşılaşma, soluk alıp verme eğitimi gibi tedavi yaklaşımlarının bir bileşiminden oluşur. Tam bir iyileşme için psikoterapi oldukça önemlidir. Panik bozukluğu tedavisinde Denizli Kuğu Psikoloji’de uzman psikolog Bahar Bozbıyık bilişsel davranışçı yöntemler ile kalıcı sonuçlara ulaşmaktadır.
Detaylı Bilgi
Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) Nedir?
Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) Nedir?
Anksiyete bozukluğu (kaygı bozukluğu) fizyolojik uyarılmanın eşlik ettiği geçmiş ve gelecekteki olaylara dair aşırı ve kontrol edilemeyen endişelerdir. Olaylar karşısında abartılmış tehlike algısı ve kişinin o tehlike ile başa çıkamayacağı inancıdır. Bir çeşit alarm halidir. Kaygı bozukluğu yaşayanlar için nedeni tam olarak bilinmeyen, içten gelen, belirsiz korku, kaygı, kötü bir şey olacakmış gibi yaşanan bunaltı hissi olarak tanımlanabilir. Görülme şekli çok hafif tedirginlikten panik şeklinde farklı yoğunluklarda olabilir.
Gün içerisinde hepimizin zaman zaman endişelenmesi ve kaygılı hissetmesi çok normal. Fakat sıradan endişelenme ve kaygı halinin patalojik hal alması yaşanan endişelerin kişinin günlük işlevlerini bozacak duruma gelmesiyle oluşur. Kişinin iş ve özel yaşantısını etkilemeye başlamışsa, kişilerarası ilişkilerinde zorluklar yaratıyorsa, günün büyük bir bölümünde yaşanıyorsa mesela uyku düzeninde bozulma, ders çalışmasını engelleme, konsantrasyon problemleri gibi sorunlar yaşanıyorsa profesyonel müdahele gerekli olabilir.
Yaygın Anksiyete Belirtileri Nelerdir?
Birçok gün belirgin olup birkaç hafta boyunca sürer. Aşırı endişe durumunun gün boyu hissedildiğinin ve en az 6 ay sürdüğü belirtilmektedir.
- Bazı etkinlik alanlarında gelecekteki şanssızlık ihtimalleri ve kişisel yeterlilik, başarısızlık ile ilgili düşünceler ve endişeler.
- Ortada tehdit olmasa da tehdit algısı bulundurmak.
- Ortaya çıkabilecek en kötü sonuçları ve çözüm yollarını sürekli olarak kontrol etmek.
- Belirsizliğe karşı tahammülsüz olmak. Belirsizliklerden duyulan aşırı rahatsızlık hali. Çünkü bu tarz kişiler için belirsizlik olumsuzlukla aynı anlamı taşır.
- Çocuklar ödevlerini tamamlama, zamanı kullanma gibi konularda savaş, doğal afet ya da terörist saldırıları gibi felaket senaryolarını dile getirebilir.
- Huzursuz hissetme, yerinde duramama, rahatlayamama, titreme gibi gerginlik belirtileri olabilir.
- Bunlara terleme, titreme, hızlı kalp atışı, ağız kuruluğu, miğde ağrısı, bağırsak problemleri gibi fizyolojik tepkiler eşlik edebilir.
Yaygın Anksiyete Bozukluğu Neden Olur?
Yapılan çalışmalara göre yaygın anksiyete bozukluğunun oluşumunda biyolojik, bireysel ve çevresel faktörlerin birlikte etkisi görülmektedir.
- Genetik faktörlerin etkisi vardır. Yapılan araştırmalar anksiyete bozukluklarında ailesel yatkınlığım yüksek düzeyde görüldüğünü ve bunun üçte birinin genetik etkilere bağlı olduğunu tutarlı bir biçimde göstermiştir.
- Doğuştan getirdiğimiz mizaç özeliklerimizin etkisi vardır. Biyolojik hassasiyet ve stres zorluklara karşı aşırı duyarlılık oluşturarak çocukları anksiyete geliştirmeye yatkın hale getirmektedir.
- Çocuk yetiştirme uygulamaları, evhamlı ebeveyn tutumları yaygın anksiyete bozukluğu oluşumunda önemli faktörlerden biridir. Aile kaygılı davranışın modellendiği ve pekiştiği ortamdır. Kaygılı ebeveynlerin bulunduğu ailelerde çocuklar ebeveynlerin anksiyöz davranışlarına takrar tekrar maruz kalabilirler.
- Ebeveynde psikolojik bir rahatsızlık bulunması.
- Bilişsel faktörler yani düşünce hataları, sıklıkla olayları olumsuz yönden yorumlamak yaygın anksiyete bozukluğu oluşumunu etkiler.
Anksiyetenin Bileşenleri Nelerdir?
Gelişimsel Süreçte Kaygı ve Korkularınız Nelerdir?
Çocuk ve gençlerde yaygın olarak görünen anksiyete bozuklukları, çocukluk döneminin en büyük ruhsal sağlık sorun grubunu oluşturur. Günlük işlevselliği önemli düzeyde etkileyip akademik başarı, arkadaşlık ve aile ilişkilerinin gelişimine engel olabilir. Pek çok anksiyete bozukluğu, zamanında tedavi edilmediği takdirde ilerleyerek yetişkinlikte bazı sorunların yaşanma olasılığını arttırmaktadır. Çocukların ve gençlerin endişeleri yaş aralığına göre farklılık göstermektedir.
|
YAŞ |
KORKU KAYNAĞI | ANKSİYETE BOZUKLUĞU |
|
6 – 12 ay |
Yabancılar
Ayrılma |
Ayrılma anksiyetesi |
| 2- 4 yaş | Hayali yaratıklar
Potansiyel Hırsızlar Karanlık |
Ayrılma anksiyetesi Gece Kabusları |
|
5 -7 yaş |
Doğal afetler
Yaralanma ve ölüm Hayvanlar Medya temelli korkular |
Hayvan fobileri Kan fobileri Ayrılma anksiyetesi Gece kabusları |
|
8 – 11 yaş |
Okul başarısızlığı
Atletik performans düşüklüğü Arkadaş reddi |
Ayrılma anksiyetesi Sınav kaygısı Okul reddi Yaygın anksiyete bozukluğu Panik Obsesyon ve kompulsiyonlar |
| Ergenlik | Arkadaş reddi |
Sosyal fobi Panik bozukluk Agorofobi Yaygın anksiyete bozukluğu |
(Carr, 1999)
Anksiyete Bozukluğunun Tedavisi Nasıl Olur?
Anksiyete bozukluğu kişide belirli fizyolojik ve biyolojik belirtilerin oluşumuna neden olarak kişinin günlük yaşamanı olumsuz yönde etkiler. Ancak profesyonel psikolojik müdahele ile kişide yeniden huzurlu hal oluşturulabilir.
Anksiyete tedavisinde bilişsel davranışçı terapi ve üçüncü dalga terapiler ile amaç anksiyete yaratan iç konuşmaya karşı konulması ve anksiyete yaratan durumlarda kaçma, kaçınma ya da güvenlik sağlama yerine daha işlevsel başa çıkma becerilerinin geliştirilmesidir. Yaygın anksiyete bozukluğu tedavisinde Denizli Kuğu Psikoloji’de uzman psikolog Bahar Bozbıyık bilişsel davranışçı yöntemler ile genelde 12-16 seansta başarılı sonuçlara ulaşmaktadır.
Detaylı Bilgi
Tik Bozukluğu Nedir?
Tik Bozukluğu Nedir?
Tik bozukluğu kontrol dışında gerçekleşen; hızlı, kısa motor aktivasyonlar ve anlamlı ya da anlamsız seslerle karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur (DSM-5). Bir dürtü gelir ve motor ya da sesli aktivite ile o dürtü yönetilmeye çalışılır. Yaptıktan sonra tik sahibi kişi rahatlama hisseder. Tikler her yaşta görülebilir fakat küçük çocuklarda daha sık görülmektedir. Başlangıç yaşı olarak 5-6 yaş olmasına rağmen en şiddetli olduğu dönem 10-12 yaşlarıdır. Tike müdahele edilmedikçe kronikleşme durumu olabilir. Çocuklarda bazen geçici tikler de olabiliyor. Ama genel itibariyle kronik hal almasını önlemek amacıyla müdahele edilmelidir.
Tikler basit ve karmaşık olarak birbirinde ayrılmaktadır. Basit tikler genelde 1 saniyeden kısa süren tek bir kas grubunun kullanıldığı hareketler ya da boğaz temizleme gibi anlamsız sesler ile karakterizedir. Kompleks tikler uzun sürebilen birçok kas grubunun aynı anda kullanıldığı vokal tiklerin de eşlik edebileceği motor aktivasyonlar ya da seslerdir. Örneğin, göz kırpmak basit bir tikken aynı anda göz kırpmak ve kafayı ileri geri sallamak karmaşık tiktir.
Tikler motor ve vokal olmak üzere de ikiye ayrılmaktadır. Motor tikler genelde boyunda ve yüzde görülür. En çok karşılaşılan örnekleri göz kırpma, boyun sıkma, baş sallama ya da ağız hareketi şekilleridir. Bunların yanında bedeni sarsma, kaşı kaldırma, omuz kaldırma, göz devirme, dudakları hareket ettirme gibi tikler de görülmektedir. Vokal tikler ise ağız burun ve boğaz bölgelerinde oluşan seslerle birlikte olur. Burun çekme, öksürme, boğaz temizleme, havlama gibi basit tiklerin yanı sıra karmaşık tiklerde görülmektedir. Müstehcen, aşağılayıcı sözler, küfürler ve değimler kompleks yapılı vokal tiklerdir.
Tik Bozukluğu Türleri Nelerdir?
Tik bozuklukları temel olarak 3 kategoride incelenmektedir: (1) Tourette Sendromu, (2) Geçici Tik Bozukluğu, (3) Kronik Tik bozukluğu
Tourette Sendromu Nedir?: Kişide motor ve vokal tiklerinin aynı anda bulunmasıdır. Motor ve vokal tiklerin eşzamanlı bulunmasına gerek yok. Sıklıkları artıp azalabilir fakat ilk başladığından beri kişide bir yıldan uzun süredir olmalıdır. Başlangıç yaşı 18 yaş öncesidir.
Geçici tik Bozukluğu Nedir?: Kişide bir ya da birden fazla motor ya da vokal tiklerin bulunmasıdır. İlk başladığından beri 1 yıldan kısa sürmüştür. Başlangıç yaşı 18 yaş öncesidir.
Kronik Tik Bozukluğu Nedir?: Kişide bir ya da birden fazla motor ya da vokal tiklerin bulunmasıdır. Fakat bunların aynı anda olmamasıdır. Yani hem vokal hem de motor tik aynı anda var ise bu kronik tik bozukluğuna girmiyor. İlk başladığından beri 1 yıldan uzun sürmüştür.
Tik Bozukluğu Belirtileri Nelerdir?
Kişide 18 yaş öncesinde belirli bir sürede sıklıkla ve ataklar halinde ortaya çıkan zaman içerisinde artış ya da azalma gösteren ani ritmik olmayan amaçsız ve istemsiz motor aktivastonların ya da seslerin olması.
İnsanlarda Tik Neden Olur?
Tik bozukluğunda yapılan aile çalışmalarının sonuçları genetik faktörlerin etkili olduğunu göstermiştir. Genetik faktörlerin yanında, tik bozukluklarında çevresel etmenlerin de bir hayli etkili olduğu bulunmuştur. Tiklerin strese duyarlı oldukları uzun zamandır bilinmektedir. Çevresel stres faktörleri ile tiklerin sayısı ve sıklığı artabilmektedir. Yapılan çalışmalar, Tourette Sendromu olan çocuklarda stres düzeyi daha yüksek bulunmuştur.
Tik Bozukluğu Tedavisi Nasıl Olur?
Tik bozuklukları tedavisinin iki boyutu vardır: (1) psikoterapi ve (2) ilaç tedavisi. Psikoterapide kişiye tik ile ilgili psiko-eğitim yapılır ve daha farklı başa çıkma yöntemleri öğretilir. Tik, istemsiz biçimde içimizden gelen bir tepki, itkidir. Yapmak zorunda hissederiz. Örneğin kaşınmak gibi. Yaptıkça rahatlıyoruz. Tiki yapmadan önce tikin olduğu bölgede kişiye göre değişkenlik gösteren bir his (acı, ağrı, kaşınma vb.) hissedilir. Kişi o histen kurtulmak için tik davranışını yapar. Yani kişinin o his ile başa çıkma biçimi tiktir. Tik aslında motor öğrenmedir.
Psikoterapide tikin refleks değil de kontrol edilebilir bir şey olduğunu, o hisle daha farklı ve böylelikle daha kalıcı yöntemlerle başa çıkabileceğini öğretiyoruz. Daha kalıcı yöntemler diyoruz çünkü tikler rahatlama sağlıyor ama kısa süreli bir rahatlama sağlıyor. Ek olarak, kısa süreli rahatlama için kullanılan bu yöntem (tik) tik bozukluğu hastalığının uzun vadede pekişmesine neden oluyor. 8-10 seanslık bir bilişsel davranışçı terapi planlaması yapılır ve genellikle başarılı sonuçlar verir. Tik bozukluğu tedavisinde Denizli Kuğu Piskoloji’de uzman psikolog Bahar Bozbıyık bilişsel davranışçı yöntemler ile kalıcı sonuçlara ulaşmaktadır.
İlaç tedavileri de etkili olmaktadır. Tiki baskılamak için verilen ilaçlar vardır. Bu ilaçlar genelde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda (DEHB) kullanılan ilaçlardır. Fakat bu ilaçların birçok yan etkilerinin yanında uzun süreli kullanılmaları tiklerin sıklığının ve şiddetinin artmasına da neden olabiliyor. Genelde terapiye yanıt alınmadığında ilaç tedavisini öneriyoruz.
Tik Bozukluğu Tedavisinde Kullanılan İlaçlar Nelerdir?
Tik bozukluğunda DEHB tedavisinde kullanılan ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlar: Haloperidol, Risperidon, Pimozid, Flufenazin, Ziprasidon, Olanzapin, Ketiyapin, Aripiprazol, Sülpirid, Klonidin.
Detaylı Bilgi
